Sanat Müzelerinin Tarihi Kimlikleri
Ve Sorumlulukları Üzerine
Doç.Dr. Zeynep Yasa Yaman
Doğa nesnelerini ve sanat yapıtlarını saklama
geleneği eski olmakla birlikte müzecilik kavramı 18.
yüzyılda ortaya çıkmış, 20. yüzyılda
araştırmaların ve teknolojinin gelişimi konuya
bilimsel olarak yaklaşmayı gerekli kılmıştır.
Görülmektedir ki, müzelerde, sanat ve bilim birlikteliği
tarihin en eski çağlarından bu yana içiçedir
Bugün müzeler biçim, içerik ve işlev
açısından farklılıklarını, düşüncelerini, özgünlüklerini,
kısaca kimliklerini ortaya koymayı önemsemekte, bu tutumlarını iki
yönteme başvurarak belirginleştirmektedirler: Müzebiliminin
interdisipliner yaklaşımı ve arkeolojik/sanat /tarihsel çalışmalar.
Bir yapıtın müze mekanındaki varlığı ile
galerideki varlığının en temel farkı, müzelerin
disiplinlerarası bilgi ile donanmış ve bu bilgiyi sürekli
güncelleme zorunluluğunun yanısıra, malzemesini
depolama, tanımlanma, kimliklendirme, bunun için tarih,
sanat tarihi (müzografi) ve müze bilgisine dayalı zorlu
bir çalışmayı başarma, yapıtları korumak,
onlara bakmak, gerekirse onarmak için gerekli fiziksel, teknolojik
ve çağdaş bilimsel koşulları sağlama,
ve tüm bu birikimi müzebilimsel açıdan kuramsal
bir çerçevede konumlandırma sorumluluğu belirler. Öte
yandan yapıt, bir sergi mekanının değil bir koleksiyonun
parçası olarak da müzede, sanat galerisinde olduğundan
daha farklı bir anlam ve önem taşır.
Koleksiyon/Müze/Müzecilik
Eşya toplama ilgisi, Paleolitik çağa değin inen
bir geleneğe sahiptir. Eski Mısır ve Mezopotamya’da
değerli nesnelerin, mezarlarda, tapınaklarda, kutsal mekanlarda,
saraylarda toplandığı bilinmektedir. Dinsel amaçlı koleksiyonların
yanısıra yöneticiler, güçlerini göstermek
için savaş ganimetlerini halka sergilemişlerdir. Antikçağda,
sanat yapıtlarını halka açık mekanlarda
toplama ve gösterme düşüncesinin ilkin Atina’da
Propylai’deki bir salonda gerçekleştiği (Pinakotek), ‘museion’ teriminin
ise Musa’lara ayrılmış tapınak ve bilimsel
nitelikli bir merkez olarak işlev gören yapılar için
kullanıldığı bilinmektedir. İlk müzenin
3. yüzyılda İskenderiye’de Ptolemaioslar tarafından
kurulduğu ve 600 yıl sonra yıkıldığı belirtilir.
Bu tarihten sonra Rönesans dönemine kadar önemli bir
gelişmeden söz edilmez. Romalı komutanlar arasında
koleksiyonculuk yayılmış, Roma’da sanat koleksiyonları tapınaklarda
toplanmış, öte yandan bazı sivil yapılar da
müze işlevi görmüştür. Hıristiyanlığın
paganlığa karşı tutumu, Antik dönemdeki birçok
kolekisonların yok olmasına neden olmuş; bununla birlikte
sanata meraklı Doğu Roma İmparatoru I. Constantinus,
eski yapıtları korumuş, kurduğu yeni başkenti
(Constantinopolis: İstanbul) heykellerle donatmıştır.
Ortaçağ’da da gerçek anlamda müze yoktu,
ancak kilise ve manastırların değerli maden ve eşya
koleksiyonları bulunuyordu.
Hümanizmle birlikte Antik sanata duyulan ilginin artması koleksiyonculuğu
körüklemiştir. 15. yüzyıl Floransası’nda ‘müze’ sözcüğü,
Medici koleksiyonunu ve galerisini tanımlamak için kullanılmıştır.
Rönesans döneminin ilk müze yapısı olarak
tanımlanabilecek Uffuzi Galerisi’ni sanat tarihi disiplininin öncüsü olarak
kabul edilen Vasari tasarlamıştır. Bilim ile sanat arasındaki
ilişkinin disipliner ve sistemli hale dönüşmesi
de Rönesans dönemine rastlar.
Rönesans’ta İngiltere, Fransa, İspanya gibi ülkelerde önceleri
sanat yapıtlarının, daha sonra doğa, bilim ve tarihsel
nesnelerin koleksiyonları yapılmaya başlandı. Örneğin
1683’de Oxford Üniversitesi’ne bağlı ilk
bilim müzesi Ashmolean Museum açıldı.
18. yüzyılda müzelerin sayısı artmış,
kralların ve soyluların yaptığı koleksiyonlar
bir çok müzenin de temelini oluşturmuştur. Örneğin
devletin, Sir Hans Sloane’ın özel koleksiyonunu satın
almasıyla 1759’da Londra’da British Müzesi, Fransız
Devrimi Hükümeti tarafından 27 Temmuz 1793’de
açılışı yapılan, saraydan müzeye
dönüştürülen ve François I ve Louis
XIV’ün özel koleksiyonlarından doğmuş Louvre
Müzesi, VII. Fernando tarafından 1819’da halka açılan
Madrid Prado Müzesi, Almanya’da Berlin, Rusya’da Hermitaj,
Avusturya’da Belvedere bu tür müzeler arasındadır.
18. yüzyılda ABD’de de 1773’de Charleston ve
1785’de Philedelphia müzeleri kuruldu.
I. Aydınlanma Düşüncesi ve Müzeler
Müzecilik açısından da en önemli gelişme
18. yüzyılda Avrupa düşüncesindeki değişimi
vurgulayan Aydınlanma Çağı’nda olmuştur.
Köken ve farlılıklardaki düşünce ve tasarımları biçimlendirmeye
yönelik ‘Aydınlanma’ anlayışı,
kendini "Nedensellik Çağı" olarak tanımlamış ve
tarihsel açıdan modern Avrupa ve bu coğrafyada yaşıyanları Avrupalı olarak
kabul ederken bu alanın dışında kalanları köken
ve kültür açısından daha aşağıda
ve barbarlar olarak ayırarak belirginleştirmiştir.
"Fark/lılık" kavramı Yunan felsefesinde,
Ortaçağ sanat ve edebiyatında da kullanılmış ve
bu erken tarihli düşünceler, imgeler, dönüşerek
modern ayrımcılık ve kökenciliğin modeli, ‘Avrupa
Aydınlanması’nın ışığı olmuştur.
Aydınlanma projesi, insanın doğal dünyayı anlamasını,
sınamaya ve deneyimlemeye dayalı "empirisizm ve pozitivizmin
bilimsel örnekleri" olarak adlandırılabilecek bir
bilgi kuramına dayandırmıştır. Benzerliklerin ölçümü olarak
anlaşılabilecek bu tür bir "anlama"; bilme,
sınıflandırma ve ölçme düşüncesinin
kurumsallaştırılmasına, benzemeyenlerin ‘diğer/öteki’ olarak
belirginleşmesine ve bir tür, farklılıkların
da sınıflandırılmasına neden olmuştur.
Aydınlanma düşüncesi ve 18. yüzyıl,
insanlığa çok önemli bir politik gelecek vasiyet
etmiş; dünyasal mutluluğu, mantıki ve ulaşılabilir
amaçları, düşüncelerin nedensellik ile deneyimlenebileceğini
vaat etmiş, soy/köken bilincinin gelişimini görerek
benzerlikleri kümeleştirmiştir. Tüm bu düşünceler,
siyasal yaşamda da yerini bulmuş, öte yandan Aydınlanma
felsefesi, insanlığın hem popüler hem bilimsel
kabullerini, algılarını kodlayarak kurumsallaştırmıştır.
Batılı kuram ve düşünceler, insan doğası,
ahlakı ve geleneği, zaman ve mekan, cinsiyet ve ırk üzerine
olan kabul ve kavramları, sınıflandırmanın
ve temsilinin kültürel sistemlerini/kodlamalarını alttan
alta desteklemiştir.
Gerçekten de bu derin düşünsel sarmallanma,
Avrupalıların, başta doğa nesnelerini, kendi kültürel
ve sanatsal varlıklarını, daha sonra yayıldıkları,
seyahat ettikleri diğer ülkelerden/kültürlerden
topladıklarını, biriktirme (koleksiyon), sınıflandırma,
sergileme/gösterme düşüncesini geliştirmelerine
neden olmuştur. Denizcilerden, botanikçilere, sanatçılardan
bilim adamlarına, kaşiflere, soylulara kadar uzanan geniş bir
yelpazede toplama, sınıflandırma ve kataloglama merakı giderek
artmış, yapılan gezilerin günlüklerini tutmak,
farklı kültürler, coğrafyalar hakkındaki bilgi
ve görüşleri yazmak önemli bir merak halini almıştır. İklim,
bitkiler, kuşlar, insanlar ve onların ürettiklerine
ilişkin bilgiler tasniflenerek zihinsel olarak dünyanın
dolaşılması ve öncelikle de başkaları tarafından
Avrupalı’nın anlaşılması düşüncesine
temel olmuştur. Toplanılan malzemeler özgün yerlerinden
getirtilip düzenlenerek Avrupa’daki müze mekanına
yerleştirildiklerinde, müzeyi ziyaret edenler dünyanın
ve çeşitli kültürlerin egzotik bir panaromasını kendi ülkelerinde
izleme olanağı buluyorlardı. Kolonicilik yalnızca
koleksiyon mantığını değil biriktirilenleri
de yeniden ‘düzenlemeyi, sunmayı ve dağıtmayı’ beraberinde
getiriyordu.
18. yüzyılın ikinci çeyreğinde Pompei ve
Herculanum kazıları, eski uygarlıklara ilişkin
yüzbinlerce parçanın toplanmasına neden olmuş ve
sosyokültürel kökenini Antikite’de arayan Avrupalı uzmanlar,
biriktirilen bu koleksiyonla kendi uygarlıklarının kalıntılarını halkın
gezebileceği ve aydınlanabileceği müzelerde toplama
düşüncesini geliştirmişlerdir. Öte yandan
18. yüzyılın ilk yarısında güç kazanan
bu düşünce yüzyıl boyunca sanat, bilim, teknik,
sanayii, folklor ve başka coğrafyalardaki kültürlere
ilişkin müzelerin kurulmasına ve 19. yüzyılda
daha da çoğalmasına temel oluşturmuştur.
II. Modernizm ve Müzeciliğin Gelişimi
Kültür ve doğanın korunması, bir zamana göre
sıralanması ve sınıflandırılması,
müzeleştirilmesi modernizmin mirasıdır.
1904’te, David Murray’in yaptığı bir çalışma,
bizi, Avrupa’da 17. yüzyılda başlayan nesne biriktirme
ve bunları umulmadık yapılar içinde biraraya
getirme merakının ulaştığı fantastik
labirente çekmesi açısından oldukça
ilginçtir.1 Müzelerin kurumlaşmasından önce
Ortaçağ’dan 17. yüzyıla kadar kiliselerde,
meraklıların koleksiyonlarında, hazinelerinde biriken
nesneler, bir Çin Ansiklopedisi’nde yer alan ve Borges’in
bir öyküsünde kulandığı, Focault’nun
da The Order of Thing, 1966 (Şeylerin Düzeni) kitabında2
Borges’ten alıntıladığı sınıflandırma
sisteminin acaipliğiyle aynı değerdedir. Çin
Ansiklopedisi’ndeki bu gizemli referans çalışmasında
hayvanlar şu biçimde ayrıştırılıyordu:
"a) İmparatora ait olanlar, b) içi saman doldurulmuş olanlar,
c) evcilleştirilmiş olanlar, d) süt domuzları,
e) deniz kızları, f) masalsı hayvanlar, g) başıboş köpekler,
h) bu tasnifin içinde yer alanlar, i) deli gibi çırpınanlar,
j) sayılamayacak kadar çok olanlar, k) Devetüyünden çok
ince bir fırça ile resmedilenler, l) vesaire, m) testiyi
kırmış olanlar, n) uzaktan sineğe benzeyenler" 3
Murray, 17. yüzyıla kadar Avrupa’daki koleksiyonların
aşağı yukarı aynı biçimdeki gösterimine
dikkat çeker. Bu döneme değin, koleksiyonlardaki nesnelerin
sergileme yöntemi, malzeme ya da boyutların mekanla olan
uyumu biçimindeydi. Sergilemedeki birincil kıstas bakışıklıktı.
Bu yeğleme son derecede bağıntısız, bağlamsız
bir sergileme anlayışını da beraberinde getiriyordu. Örneğin
bir armilonun arkasında bir devekuşu yumurtası; bir
kakao çekirdeğinin arkasında taştan bir kuğu;
bir cennet kuşunun arkasında bir remora (bir tür balık)
yer alabiliyordu. Asıl amaç, ender bulunan doğal ve
yapay nesneleri bir karmaşıklık içinde sergileyerek
izleyende hayranlık uyandırmaktı. Dresten’deki
anatomi koleksiyonunun düzenlenişi zevk bahçesini
andırıyordu. Bir ağacın dalları gibi, yünler
içindeki iskeletler izleyenleri hayal aleminin sınırlarına
sürüklüyordu.
Murray’a göre 8. yüzyılın başında
müzeler hala benzer bir karmaşa içindeydi ve sanat,
bilim, doğa ve değişik alanlardaki ayrımlar yeterince önemsenmiyordu,
sınıflandırmalar net değildi. İskeletler,
unicorn boynuzları, deniz kızları, cadılar, mumyalar,
birçok farklı nesneler hep biraradaydı. Murray’a
göre ‘modern müze’, uzmanca ve bilimsel bir sınıflandırmaya
göre yapılandırılmalıydı. 19. yüzyıl,
bilim, gelişme ve tarihe inanç duyan bir yüzyıldı ve
müzeler, uygarlığın ve sanatın gelişip
büyümesini görselleştirmeliydi. Murray, gün
geçtikçe daha da iyi olacağı kabul edilen insanlığın
bilgi ve yeteneklerinin toplandığı insanlık depoları olarak
gördüğü müzeler için, "1897’de
müze 1847’deki müzeden çok ileridedir, ama yirmi
yılın sonunda eski moda olacaktır ve gelen yüzyılın
ortalarında büyük bir olasılıkla sergileme
teknikleri ve yöntemler çok daha iyileştirilecektir.
Bu yolda ilerliyoruz ama henüz amaca ulaşamadık" diyordu.
Modern müze ilerlemeci ve aydınlatıcı bir kurum
olmalıydı.
Murray, müzeyi insan kimliğinin/kendinin bir parçası sayıyor
ama ideolojik bir yapılanma olarak anlamıyordu. Ona göre
müzeler politik gücün kurumları ya da insanları, şeyleri
ve tarihi kontrol eden gizli silahlar olmamalıydı.
19. yüzyılda sosyal Darvinizm oldukça moda olmuş ve
Charles Darwin 1859’da Türlerin Kökeni adlı kitabını yayımladığında,
insanın ve sosyal yaşamın gelişmesi kuramları, üstün
ve aşağı insan tanımını da beraberinde
getirmiş, böylelikle üstün insanların ürettikleri üstün
sanat ürünleri ile ilkellerin ürettikleri sanat ayrı ayrı kümelendirilerek
müzelerde toplanmıştır.
1850’lerde, Avrupalı bilim adamlarının anlayışları "bilimsel
kökencilik" olarak adlandırılabilir. Müzeler
bir anlamda, botanikçilerin, zoologların, biyologların,
antropologların, arkeologların, etnologların, topladıkları malzemeleri
kronolojik olarak sergiledikleri, "kökenler ve farklılıklar" temelli
bir eğitim alanı olarak da anlaşılmaktaydı.
Müzelerin, üniversitelerin ve hayvanat bahçelerinin
gelişimi koloniyalizm, emperyalizm ve 19. yüzyılın
romantizm anlayışıyla, bir başka deyişle modernizmle
doğrudan ilgilidir. Batı kaynaklı bilimsel araştırma
düşüncesinin önemli bir mekanı da müzelerdi
ve müzeler, burada biriktirilen ve sınıflandırılan
verilerin toplandığı bir başvuru ve anlama merkezi
olarak kurumlaştırılmıştı; çeşitli
akademik disiplinlerin gelişimine koşut olarak da gelişti.
Bu anlamda müzeler, her toplumun kendi kültürel kodları ile ötekiler
arasındaki ayrımı da vurgulayan önemli eğitim
kurumlarıydı ve ideolojik/eğitsel bir misyonu yüklenmişti.
19. yüzyıl antropolojinin, sanat tarihinin bilim olarak
kabul edildiği ve etnografyanın kültür koleksiyonculuğu
olarak anlaşıldığı bir süreçtir.
Antropoloji, hemen her disiplinle ilişki kuruyor, öteki kültürleri
anlamlandırmada, onları ilkel olarak tanımlamada kullanılıyordu
ve diğer disiplinlere göre kültürlere, topluluklara çok
daha yakın duruyordu. Antropolojinin etnografik bakışı diğer
kültürlere ilişkin malzemelerin koleksiyonunu yapmada
ve onları gruplandırmada önem taşıyordu.
Sanayiide görülen gelişmeler sonucu eski geleneklerin
yok olması, 19. yüzyılın son çeyreğinde
halk yaşamı ve zanaatla ilgili nesnelere duyulan ilgiyi artırmıştır.
Bu ilgi sanayileşen toplumların kendi geçmişlerine
bakarak topladıkları halk yaşamı ve zanaatla ilgili
nesneler ile Batı uygarlığının dışında
tuttuğu ama giderek yayıldığı Asya, Afrika,
Amerika, Okyanusya, Avustralya gibi coğrafya ve kültürlerdeki
etnografik ya da ‘ilkel’ sanatlara yöneliyor, koleksiyonlar
müzelere aktarılıyordu. 20. yüzyılın
başından İkinci Dünya Savaşı’na
kadar süren bu tutum, savaştan sonra sanayide görülen
değişmeler ve gelişmeler nedeniyle sanayii devriminin
ilk yıllarına ait izlerin korunmasına yönelmiştir. Öte
yandan özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra
en etkin ve zengin müzeler ABD’de bulunmaktadır.
III. Milenium’da Yeni Müze Anlayışı ve Müzecilik
Kuşku yok ki, bugünün müzelerinin, Aydınlanma Çağı’ndaki,
merak duyulan nesneleri, yanyana sıralayarak gösteren odalar/vitrinler
düzeninden (cruiosity cabiet) oldukça farklı soru
ve sorunları bulunmaktadır. Çağdaş müzeolojinin
müzecilik deneyimlerini sınama ve anlamlandırma yaklaşımı, "nasıl
bir müzeyiz, nasıl olabiliriz ve nasıl olabilirdik" sorularının
perspetkifinde koleksiyonunu, uğraşını ve gösterimini
zamana ve toplumsal değişkenlere göre sürekli yinelemesi,
bu sorular üzerinde yoğunlaşması ve düşünmesi üzerine
temellenir. Her müzenin geleceğe uzanma ve gelecekte ‘müze’ olarak
varolma isteği, bu alandaki önemi, koleksiyonlarını,
uzman kurullarını nasıl, hangi kriterlere göre
seçeceği, bu kurulların öngörüleri
ve kararları ile doğrudan ilgilidir.
1990’lardan günümüze, söylemler, tarihler
ve görünümler bağlamında ele alınan "müze" sorunu, "müzeler
bir tapınak ya da laboratuvar mı olmalıdır" sorusundan öteye
geçen çeşitli tartışmaların odağında
bulunmakta, modernist tutum eleştirilmekte ve sorgulanmaktadır.
Koleksiyonların karmaşık bireşimi, tarihsel yapısı,
bu yapıya ilişkin metinler, sergileme yöntemleri ve
uygulamaları, çeşitli ideolojileri yönlendirme
kaygı ve zorunlulukları üzerinde odaklanan müzelerin
tarihi geçmişi de ele alınmakta, görevleri arasında, ‘tarih’i
farklı bağlamlar içinde yeniden gözden geçirmek,
gizlenmiş olanı göstermek de sayılmaktadır.
Günümüz sanat ortamında ‘müzecilik’e
ilişkin sorular, sorunlar ve sorunsallar önemli bir yer tutmaktadır.
Kültür, sanat, bilim ve teknik koleksiyonlarının
korunduğu, sergilendiği bir mekan olarak çağdaş sanat
müzelerinin geldiği noktada, farklı müzecilik tartışmaları sürmektedir. ‘Yeni
Müzeoloji’ hareketi doğrultusunda müzelerin tarihi
yeniden yazılmakta, koleksiyonlar, sergi uygulamaları, müzenin
toplumdaki yeri, müzenin ‘asimilasyon’ aracılığıyla ‘sanatlaştırma’ etkisi
yeniden değerlendirilmektedir. Müzeler sergi/leme politikalarını gözden
geçirmekte, eğitim ve toplumsal hizmet programlarını genişletmekte,
katılımcı toplum projeleriyle mekanlarının
dışına taşmaktadırlar.
Avrupa kökenli müze anlayışı, müzelerin,
resmi kültürü tarifleyen bir model ya da metafor olarak
kullanılması, toplumsal ideoloji ve gücün yapılandırılmasında
başat rol oynaması, diğer ulusal ve yerel kültürleri
ve kimlikleri görmezden gelmesi, modernizmin kriterleri ile değerlendirmesi,
ya da tarih dışı tutması, halk ile müzeler
arasındaki kopukluk üzerinde tartışılmaktadır.
Kültürün müzeleştirilmesini eleştiren
Baudrillard ve Jeudy gibi Fransız kuramcılarından sınıflandırma,
kolonializm ve cinsiyet üzerine çalışmaları olan
Foucault, Adorno ve Benjamin’e değin birçok düşünür
yeni müzecilik anlayışları üzerinde etkili
olmuşlardır.
Adorno, insanların sanatla yalnızca müzelerde yapay
bir şey olarak karşılaşmalarına itirazda bulunuyordu.
1953’te yazdığı Valery Proust Museum adlı makalesinde
müzeleri kültürün yok olmasına katkıda
bulunan sanat mezarlıkları olarak tanımlar, ‘müze’ ile ‘mozole’ arasında
fonetik olmanın dışında bir bağ olduğunu
söyler. Müzelerin bugün "yaşayan müze" anlayışını benimsemelerinde
Adorno’nun payı vardır. Quatremère de Quincy,
sanatın bağlamından mekanından koparılarak
müzelere getirilmesini ve modernist bir anlayışla yeniden
sergilenerek tarihlerinin yazılmasını bir sanat tarihi
olarak değil mezar kitabesi olarak değerlendiriyor; sanatın
nesneleştirilerek pazar için sanat haline dönüştürülmesine
işaret ediyor, Marx, nesne fetişizmi kavramı üzerinde
duruyor ve Benjamin’ ‘aura’nın yok oluşu
kuramını geliştiriyordu.
Bu tartışmalardan önemli biri de, müze sergilemelerinde
Darvinyen bilimin etkilerini sorgulayan yaklaşımlardır.
Bu düşünceye göre "Müzeler ve Gelişim" düşüncesi,
kadını dışarıda bırakan, erkek egemen,
baskın Avrupalı aklın üstünlüğüne
dayalı Darvinyen evrim kuramının sonucuydu. Bu tür
sergileme anlayışları öteki kültürleri
dışarıda bıraktığından müze
sergilemeleri gelişim üzerine değil ama ilerlemenin
metaforları üzerine odaklanmalı, belli eğlence
parklarını analız etmeli, alışılmış ilerleme
oyunun bilindik ikonografik kodlarını yapıbozuma uğratmalıydı.
18. yüzyıldan 20. yüzyıla değin ‘yüksek
kültür", ‘baskın kültür’ söyleminin
tapınakları olarak kabul edilen müzelerin, müzecilik
anlayışlarındaki politikalar bir ölçüde
değişmiştir. Müzeler, dünya kültür
ve sanatını takip edip anlamaya çalıştıkları kadar
bulundukları coğrafyanın kendi özgül koşullarını da
araştırıp tarihi yeniden anlamlandırmaya ve sunmaya,
yeni okumaları görünür kılmaya çalışmaktadırlar.
Aynı noktada birleşen müzeler ve üniversiteler
ile birçok Avrupalı entellektüel, geçmişte
yapılmış, sunulmuş ve sanki hep öyleymiş ve öyle
kalmalıymış, değişemezmiş gibi gözüken
bilgileri yeniden kazımayı, görmeyi önemsemektedirler.
Batılı kültürel antropoloji düşünürlerinin
elitist, ayrımcı ve seksist tutumlarına karşı çıkan
yaklaşımlar, geleceğin yanlışlarını azaltmak
için geçmişe yeni ve retrospektif bir gözle
bakmayı, histiografi yapmayı önermektedirler. Bu yanlarıyla,
halka inen ve tartışılabilir bilgi sunmayı amaçlayan
müzeler, insanlar için sanat ve eğitim kurumları oldukları kadar,
restoranları, kafeleri, kütüphaneleri, sergileri, toplantıları,
konferansları, çok işlevli salon ve atölyeleri,
sinemaları, açık alanları ile onlara hoşça
vakit geçirten, eğlendirirken öğreten, yaşayan
mekanlara dönüştürülmektedirler.
Osman Hamdi ve Türk Müzeciliği
Kuşku yok ki dünyanın en eski müzeleri Avrupa’dadır.
Bugün köklü ve farklı uygarlıklara sahip Çin,
Japonya Hindistan, İran, Türkiye, Mısır gibi ülkelerde
de önemli müzeler bulunmaktadır ve yenileri de kurulmaktadır.
Türkiye’de müzeciliğin kuruluşu bir Osmanlı aydını olan
Osman Hamdi bey ile anılır. Tanzimat’la birlikte başlayan
Osmanlı aydınlanması, Avrupa’daki aydınlanmaya
benzer biçimde bilim, sanat ve müzecilik alanında önemli
atılımlar gerçekleştirilmesine neden olmuştur.
Bununla birlikte çeşitli sanat yapıtlarına ilgi
gösteren, İtalyan Rönesansı’nın ustalarından
Bellini’ye portresini yaptıran, Topkapı Sarayı ikinci
avlusuna Bizans dönemi lahit ve sütun başlıklarını toplayan
Fatih Sultan Mehmet’tir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun
yükseliş dönemlerinde Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan
Selim, Kanuni Sultan Süleyman iyi birer koleksiyoncuydular. Padişahların özel
hazinelerinde korunan, Hazine-i Humayun’un demirbaşına
kayıtlı ve bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde
yer alan çini, cam, gümüş, el yazması, portre
gibi çoğaltılabilecek çeşitli koleksiyonlar
bulunuyordu.
Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yabancılara
kazı yapma izni 1840’dan beri veriliyordu ve amatör
kaçak kazılar sonucu ele geçen yapıtlar yurtdışına
götürülebiliyordu. 1845’de Sultan Abdülmecit
Yalova çevresinde yaptığı bir gezide, üzerinde
imparator Konstantin adının bulunduğu yazıtlı taşları toplatıp İstanbul’a
gönderir. Tophane-i Âmire Müşiri olan Fehmi Ahmet
Paşa, bu taşları Harbiye Ambarı olarak kullanılan
Aya İrini (Hagia Eirene) Kilisesi’nde toplar. Bu eski eser
toplama etkinliği, bir anlamda eski eser ve silah koleksiyonunun
oluşmasına ve depolanmasına neden olur. Halka açık
olmayan bu depo özel izinle gezilebilirdi.
1866-67 yıllarında Cağaloğlu ki Sultan II. Mahmut
Türbesi karşısında "müzehane" adıyla
bir yer kurulmuş ancak müzeye dönüştürülememiştir.
1869’da Aya İrini deposu düzenlenerek Müze-i Humayûn
(İmparatorluk Müzesi)’a dönüştürülür
ve Galatasaray Sultanîsi tarih öğretmeni İngiliz
E. Goold başına getirilir.
Taşınmaz kültür varlıklarının saptanması için
Maarif Nezâreti’nden valiliklere genelge gönderilir
ve eski eserlerin devlete ait olduğu anlatılarak toplanan
yapıtlar müzeye konulur. Goold, Marmara Adası ve Tekirdağ çevresinden
bulduğu heykelleri de müzeye getirir ve 1871’de müzenin
Fransızca bir kataloğunu yayımlar. Aynı yıl
sadrazam olan Mahmut Nedim Paşa müze müdürlüğü görevini
kaldırarak Goold’u görevden alır. Avusturya elçisinin ısrarı ile
müzenin başına getirilen ressam Terenzio etkin olamaz.
Ahmet Vefik Paşa’nın sadrazamlığı ile
1872’de müze müdürlüğü tekrar kurulur
ve müdürlüğe Avusturya Lisesi Müdürü Alman
Dr. Anton Dethier atanır. 1874’de Dethier, Kıbrıs’tan
88 sandık Cesnola Koleksiyonu getirtir ve bu yapıtlar içinde
yer alan heykeller Medeniyet gazetesinde yayınlanır.
1873’de Maarif Nâzırı Cevdet Paşa, müzenin
genişletilmesi ve Avrupa’da halk tarafından izlenebilen
koleksiyonların Osmanlı ‘da da halka açılması amacıyla Çini
Köşk’ün müzeye dönüştürülmesini önerir
ve yapılan onarımlar ile Müze 16 Ağustos 1880 tarihinde
Maarif Nâzırı Münif Paşa tarafından
açılır.
Türk müzecilğinde "Âsâr-ı Âtika
Nizamnamesi" (Eski Eserler Tüzüğü) 1874’te
Dr. Deither zamanında yürürlüğe girer müze
personeli artar, arkeoloji ve müzecilik eğitimi yapacak bir
okul açılması fikri oluşur, "Müze Komisyonu" kurulur.
Komisyon üyeleri arasında Beyoğlu 6. Daire Belediye
Reisi olan Osman Hamdi Bey de vardır.
1881’de Dr. Dieter’in ölümü üzerine
Maarif Nezareti, ülkede eski eseri bilen kimse bulunmadığı için
Berlin Elçiliği’ne bir yazı göndererek
müze müdürü bulmasını ister, Berlin Müzesi
Başkâtibi Rr. Millhofer’le sekiz yıllık
bir sözleşme imzalamak üzere anlaşılır.
Ancak müzede bir Türk’ün denenmesi fikri üzerine
Osman Hamdi Bey, babası Ethem Paşa ve okul arkadaşı Münir
Paşa’nın desteği ile II. Abdülhamid tarafından
11 Eylül 1881’de müze müdürlüğüne
atanır. Müze müdürlüğünün yanısıra
kurulması kararlaştırılan Sanay-i Nefise Mektebi
(Güzel Sanatlar Okulu)’nin de müdürlüğünü üstlenir.
Arkeolog olarak katıldığı Nemrut, Sayda, Lagina
gibi önemli kazılardan çıkan yapıtlar İstanbul’a
getirilir.
Osman Hamdi Bey, yeni bir müze binasının gerekliliğini
hissederek Mimar Valaury’e planlarını çizdirdiği
bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni yaptırtır
ve Türkiye’deki ilk müze binası olan Müze-i
Humayûn, 13 Haziran 1891 tarihinde açılır. Müzeye
1903 ve 1907 yıllarında ek binalar yapılır. Müze-i
Humayûn daha sonra "Âsâr-ı Atika Müzesi" ve
Cumhuriye’ten sonra da İstanbul Arkeoloji Müzesi adını aldı.
İstanbul dışında 1902’de Konya’da,
1904’de Bursa’da açılan müzeler Osman
Hamdi’nin çabaları ile gerçekleşmiştir.
Müzelerin Konya, Bursa, İstanbul gibi Türk izlerini
taşıyan kentlerde kurulması isteği Osman Hamdi’deki
aydınlanma ve köken arama düşüncesinin de
bir kanıtı gibidir. Müzeciliğin bilimsel temellere
oturtulması için çalışmış, 1874
Nizamnamesi’nde görülün eksikler üzerine
eski eserlerin yurtdışına çıkmasını engeleyen,
1884’de kabul edilen ve 1973 yılına kadar yürürlükte
kalan Eski Eserler Tüzüğü’nü hazırlatmıştır.
1910’da Osman Hamdi’nin ölümü üzerine
kardeşi Halil Ethem 1931’de emekli oluncaya kadar müze
müdürlüğünü sürdürür.
1914 yılında Süleymaniye Camii’nin imarethanesinde
Türk ve İslâm eserlerini kapsayan Evkaf-ı İslamiye
Müzesi kurulur. Ethem daha sonra yakın doğu ülkelerinin
yapıtlarını Eski Şark Eserleri Müzesi’nde
toplar.
Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarından
itibaren eski eserlere ve müzelere önem verir. 1920 yılında
kurulan ilk Millet Meclisi Hükümeti, "Türk Âsar-ı Âtika
Müdürlüğü’nü kurar. Cumhuriyet’in
ilk yıllarında Millî Eğitim Bakanlığına
bağlı olarak kurulan "Türk Âsâr-ı Atikası",
her türlü arkeolojik ve etnografik buluntunun toplanması ve
korunmasına yönelik çalışmaları üstlenmiştir.
Müzeciliğin gelişmesi ve halkın bilinçlenmesi
için Halkevleri’nde "Müzecilik Kolları" oluşturulur.
Anadolu’nun birçok ilindeki kilise, cami, han vb. gibi
anıtsal yapılar onarılarak yeni müzeler kurulmuştur.
Cami olarak kullanılan Ayasofya 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar
Kurulu kararıyla müze olur. İçindeki eşyalar
ile birlikte müzeye dönüştürülen Topkapı Sarayı 1927’de
ziyarete açılır. Yine aynı yıl Evkaf-ı İslâmîye
Müzesi, "Türk ve İslâm Eserleri Müzesi" olarak
yeniden düzenlenmiş; Konya’daki Mevlânâ Dergahı müze
hâline getirilmiştir. Cumhuriyetin ilk müze yapısı olarak
mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’na yaptırılan "Ankara
Etnografya Müzesi" 1930 yılında halkın ziyaretine
açılmıştır. Ayrıca Bursa, Adana, Manisa, İzmir,
Kayseri, Antalya, Afyon, Bergama ve Edirne’de yeni müzeler
kurulmuştur. 1940 yılında Mahmut Paşa Bedesteni’nde
kurulan Hitit Müzesi, 1968 yılında restore edilerek "Anadolu
Medeniyetleri Müzesi"ne dönüştürülmüştür.
Müzecilik faaliyetleri daha sonraki yıllarda da devam etmiş,
yurdun hemen hemen her köşesinde çok sayıda müze
kurulmuştur. Bugün ülkede Kültür Bakanlığına
bağlı 99 civarı Müze Müdürlüğü ve
bu müdürlüklerin denetiminde faaliyet gösteren
91 adet özel müze ve 1028 adet koleksiyoner bulunmaktadır.4
Türkiye müzelerindeki koleksiyonları meydana getiren
yapıtların büyük çoğunluğu 1935’lerden
itibaren başlayan arkeolojik kazılar sonucu çıkarılmıştır
ve genellikle Anadolu’daki uygarlık çağlarına
aittir. Tarih öncesi devirlerin buluntularıyla, antik çağ ürünlerinin
oluşturduğu arkeolojik ağırlıklı koleksiyonların
yanında; Doğu Sanatı ve Türk-İslâm devirlerinin
yapıtları ikinci büyük kümeyi oluşturur.
Bu nitelikleriyle Türkiye müzeleri arkeoloji-etnografya ağırlıklı tarihsel
buluntu, yapıt müzeleridir. Öte yandan Osmanlı tarihi,
Kurtuluş Savaşı ve devrimler ile ilgili, içindeki
eşyalarla olduğu gibi korunarak restore edilen tarih müzeleri
de bulunmaktadır. Atatürk’ün Selânik’te
doğduğu evin Ankara’daki rekonstrüksiyonu, Kurtuluş Savaşı’nı yönlendirdiği
ve çeşitli illeri ziyaretlerinde konuk edildiği yapılar
da müzelere dönüştürülmüştür.5
Birgi’deki "Çakırağa Konağı",
Amasya’daki "Hazeranlar Konağı", Diyarbakır’daki "Ziya
Gökalp Müze Evi" ve İstanbul’daki "Tevfik
Fikret Aşiyan Evi" gibi "Müze Evler" ve "Hatıra
Müzeleri" bir diğer kümeyi oluşturur.
Tarihsel yapıların müze olarak korunmasına 1930’larda
girişilmiş, İstanbul’da Ayasofya başta olmak üzere,
Dolmabahçe Sarayı, Kariye Camii, Fethiye ve İmrahor
Camileri ile Bursa’da Yeşil Türbe ve Muradiye Külliyesi
bu tür müzelerin en önemli örnekleridir. Aynı zamanda çok
sayıda antik kent "açık hava" müzeleri
olarak düzenlenmiştir. Boğazköy, Efes, Bergama,
Afrodisias, Aspendos, Karatepe, Göreme ve Perge açık
hava müzeleri bunlardan bazılarıdır. Yanısıra
belli sayıda sanat müzesi ile kamu kurum ve kuruluşlarının,
gerçek ve tüzel kişilerin ve Vakıflar Genel Müdürlüğünün
kendi hizmet konuları ile ilgili olarak açtığı özel
müzeler de bulunmaktadır.
1950 yılında Uluslararası Müzeler Konseyi’nin
(ICOM) Türkiye Milli Komitesi kurulur, 1960’larda yeni müze
binalarının yapımı hızlanır.
Plastik sanatları içeren sanat müzelerinin sayısı oldukça
azdır. Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel
Sanatlar Genel Müdürlüğü’ne bağlı galeriler
Anadolu’nun değişik kentlerinde sergiler açmaktadırlar.
1937’de Atatürk’ün emriyle Resim ve Heykel Müzesi’ne
dönüştürülen Dolmabahçe Sarayı Veliaht
Dairesi (Bugünkü MSGS Üniversitesi Resim ve Müzesi)’nden
sonra 1952’de İzmir’de açılan "Güzel
Sanatlar Galerisi" 1973’de Devlet Resim ve Heykel Müzesi’ne
dönüştürülmüştür. Ankara Devlet
Resim ve Heykel Müzesi, eski Türkocağı binası restore
edilerek 2 Nisan 1980 tarihinde açılmıştır.
Bankaların, özel kuruluşların, sanatçıların
ya da özel koleksiyoncuların açtığı özel
müzelerin sayısında giderek artış görülmektedir. İzmir’de
S. Yaşar Resim Müzesi, İstanbul’da Sabancı Müzesi, İstanbul
Modern ve Pera Müzesi, Burhan Doğançay Müzesi,
Hüsamettin Koçan’ın Bayburt’ta kurduğu
Baksı Müzesi, Süleyman Saim Tekcan İMOGA (İstanbul
Grafik Sanatlar Müzesi) bunlar arasındadır. Öte
yandan elektronik ortamdaki sanal müzeler ve arşivlemeler
her geçen gün çoğalmaktadır.
Hacettepe Sanat Müzesi
Üniversite ile müzelerin içiçeliği, sanat
ve bilimin yanyanalığı, Ortaçağ’a kadar
inmekle birlikte, üniversite müzelerinin çoğalması,
Aydınlanma felsefesi ile yakından ilişkili olmuştur. Örneğin
ABD’de Harvard, Yale, İngiltere’de Academy of Fine Arts
müze ve koleksiyonları 18. yüzyılda oluşmaya
başlamıştır. Özellikle çeşitli Avrupa ülkeleri
ve ABD’de diğer müzeler gibi üniversitelere bağlı sanat
müzeleri de 19. yüzyılda çoğalmış ve
20. yüzyılda giderek artmıştır.
Bugün Türkiye’de çeşitli üniversitelerin
sanat alanında ve değişik disiplinlerde müzeleri
bulunmaktadır. 1937’de Atatürk’ün emriyle
Resim ve Heykel Müzesi olarak düzenlenen Dolmabahçe
Sarayı Veliaht Dairesi daha sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne
devredilmiştir. Onu Gazi Üniversitesi (O günkü adıyla
Gazi Eğitim Enstitüsü) ve İstanbul Üniversitesi’nin
sanat koleksiyonları izler. Doğrudan üniversiteye bağlı olmamakla
birlikte Koç ve Sabancı’ya ait çeşitli
müzeler Koç ve Sabancı Üniversiteleri ile işbirliğini
sürdürmektedir. Anadolu Üniversitesi Çağdaş Sanatlar
Müzesi, ODTÜ Müzesi, Bilgi Üniversitesi’nin
hazırlıklarını sürdürdüğü müze
bunlardan birkaçıdır.
Bu anlamda Hacettepe Sanat Müzesi, kuruluşundan bu yana çeşitli
nedenlerle biriktirdiği sanat yapıtlarını bir müze
kimliği içinde biraraya getirme ve gösterme kararı aldığında
koleksiyonunu sanat, bilim birlikteliğinin şemsiyesi altında
koruyup sorgulayacağının da güvencesini vermiş olmaktadır.
1990’larda hızlanan ve 2000’li yıllarda giderek
artan yeni müze kurulumları içinde üniversite
müzelerinin, akademik sorumlulukları bumunmaktadır.
Koleksiyonunu belli bir anlayış içinde yetkinleştirirken
seçiminin anlayış ve ölçütlerini
saptamak ve bu yolda yatırım yapmak, müzecilik stratejilerini,
yaklaşımını ve tutumunu açıklamak,
bir galeri müze olmanın dışında sanat tarihsel
disiplini içinde barındıran dönem sergileri,
retrospektif sergiler, yeni yaklaşımlar ve üniversite
gençliğinin sanatsal tavrını, yönelimlerini
açığa çıkaran kavram sergileri düzenlemek,
bunları yayınlar yolu ile bilim, sanat çevrelerine, öğrencilere,
ilgilenenlere sunmayı amaçları ve görevleri arasında
görmektedir.
Hacettepe Sanat Müzesi, "yeni müzeoloji, müzeografi" tartışmalarının
sürdürüldüğü günümüzde
sahip olduğu koleksiyonu adlandırma ve anlamlandırma
açısından da önemli bir uğraşı içine
girecektir. Bu ilk sergisiyle bir bölümünü izleyiciye
sunduğu birikimin tamamını sergilediğinde şimdiye
kadar çok az kişinin bildiği yapıtlardan oluşan
bir koleksiyon daha açığa çıkmış olacaktır.
Kamu ve özel koleksiyonların bir yenisini daha tanımak,
sanat geçmişimizin arkeolojisini ve görselliğini
zenginleştirmekte, çağdaş sanat tarihi yazımı için
gerekli veriler çoğalmaktadır.
Sanat yapıtlarının ve sanatçıların ürettikleri
imgelerin çözümlenmesi, farklı gözlerle
okunması ve yazımı, belli bir kavramsal çerçeve
içinde sunumu sanat koleksiyonlarının açığa çıkması ile
olanaklı kılınmaktadır. 19. yüzyılın
sonu ile 20. yüzyılın başlarında sanat tarihi
disiplini yalnızca sanatın özerkliğini göstermeyi
ve sanatı toplumla ilişkilendirmeyi temel alan araştırma
ve incelemeler yapmışlardır. Modernizmin çizgisel
gelişme anlayışına dayalı sanat tarihi yazımının
değişmesi, çeşitlenmesi, görme biçimlerinin önemsenmesi,
sanatçının ve formun idealize edildiği ve öne çıkarıldığı tarih
yazımının yanısıra seyirci konumunun tarihsel özgüllüğü üzerinde
durulması, tarihsel izleyicilerin birer toplumsal kurgu olarak ‘özne’nin
sanat yapıtının yerini alması müzelerdeki
sergileme yöntemlerinin değiştirilmesininde etken olmuştur.
Modern/çağdaş/güncel sanat müzelerinin
daha en başından beri fuarlar, mağazalar, galeriler
ile kuşatılması, müze teşhirinin, ‘pazar‘ teşhiri
ile karşı karşıya gelmesi, yalnızca sergilenen
ile satılmak üzere sergilenen arasındaki ayrımın
belirginleştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bir yapıtın
gösteriminde, ya da farklı yapıtların biraraya
getirelerek sergilenmesinde müze sergisini meta sergisinden ayıran
ana özellik, gösterimin kavramları, belgeselliği,
bilimselliği, tasarımı ve yayın kalitesiyle eğitici
ve öğretici olması, yeni düşünce ve tartışmalara
yol açması olarak özetlenebilir. Bugün sanattaki
sergileme değeri, bakılan nesneyi/ sanat yapıtını aşacak
kadar özerk hale gelmiştir ve sanat yapıtına, tasarım
ve sergi mantığı içinde sanat tarihsel bir bağlam
ve anlam kazandırılmaktadır. Günümüz
müzelerini saygın kılan, izleyiciye çekici gelen
kendi gösteri değerini sergileme mantığıdır.
Bugün çokça tartışılan ve eskiden
müze depolarının bekçileri, sorumluları,
kronoljik danışmanları gibi görülen "küratör"lerin
yeni müze anlayışında sanat mühendislerine
dönüşmeleri, müzenin sergileme stratejilerini belirlemede
etkin olmaları müzelerdeki ticari olmayan ‘sergileme’ mantığının
kavramlaştırılması ve kurulması ile doğrudan
ilgilidir.
Öte yandan sanat mühendisliğinin öne çıkması müze
yapılarında da kökten değişikliklere neden
olmuştur. Modernizmle birlikte işlev değiştiren
Louvre, Belvedere, Topkapı gibi önemli saray, vb. yapıların
19. ve 20. yüzyılda müzeye dönüştürülmesinin
yanısıra modern teknolojinin biçimlediği New
York MOMA, New York Guggenheim gibi yapılar bugün kendilerini çok
işlevli dev fabrikalara, sanat nesnelerine, parklara, ticaret
merkezlerine dönüştürmektedir. Paris, La Vilette
Bilim ve Endüstri Müzesi (Adrien Fainsilber, Bernard Tchumi,
C. de Portzamparc), Frankfurt Modern Sanatlar Müzesi (Hans Hollein),
Paris, Pompidou Kültür Merkezi (Renzo Piano, Richard Rogers),
San Francisco Modern Sanat Merkezi (Mario Botta), Bilbao Guggenheim
Müzesi (Gehry Partners) bir marka olarak bulundukları kente
görsel, kültürel ve ticari bir değer katmaktadırlar.
Modernizmin müzeleri, görsel sanatların bellek aracılığıyla
yeniden canlandırıldığı arşiv değerini öne çıkarırken,
günümüz müzeleri bu arşive elektronik ortamda
her yerden ulaşılabilme rahatlığı nedeniyle
gösterim değerini, sergileme mantığını öne çıkarmakta, çalışmalarını daha önce
de sözü edilen "yeni müzecilik" yaklaşımları çerçevesinde
sürdürmektedirler. Günümüz müzeciliği
ile sanat tarihi yazımındaki yeni yaklaşımlar arasında
Hacettepe Sanat Müzesi, koleksiyonunu bir katalogda toplayıp
kamuya, sanat ve bilim çevrelerine, öğrencilerine
sunarken geliştireceği koleksiyon, düzenleyeceği
sergiler, yayınlayacağı bilimsel kitap ve kataloglarla
Ankara’nın kültürel ve bilimsel ortamına
bir katkı sağlamayı amaçlamakta ve başkente
kazındırdığı yeni bir müzenin açılış muştusunu
vermektedir.
Kaynakça
Atasoy, Sümer. "Türkiye’de Müzecilik",
Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, VI, İstanbul: İletişim
Yayınları, s. 1458-1474.
Bennett, Tony. The Birth of the Museum, History, Theory, London: Politics,
Routledge, 1995.
Edson, Gary, and David Dean, The Handbook for Museums, London: Routledge,
1994.
Eralp, Tahir Nejat. "Askeri Müze", Tanzimat’tan
Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi VI, İstanbul: İletişim
Yayınları, 1985, s.1604-1606.
Eyice Semavi. "Arkeoloji Müzesi ve Kuruluşu",
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi VI, İstanbul: İletişim
Yayınları, 1985, s. 1596-1603.
Eze, Emmanuel Chukwudi, (ed). Race and the Enlightenment: A Reader,
Oxford: Blackwell, 1997.
Foster, Hal. Tasarım ve Suç- Müze. Mimarlık.
Tasarım (Özgün adı: Design and Crime (and other
diatribes), 2002), (Çev. Elçin Gen), İstanbul: İletişim
Yayınları, 2004.
Goldberg, Daniel Theo. Racist Culture, Philosophy and the Politics
of Meaning, Oxford: Blackwell, 1993.
Hooks, Bell. Killing Rage: Ending Racism, London: Penguin, 1996.
Horkneimer, Max ve Theodor W. Adorno. Aydınlanmanın Diyalektiği-Felsefi
Fragmanlar I (Özgün Adı: Dialektik der Aufllärung-
Philosophisce Fragmente, 1969), (Çev. Oğuz Özgül), İstanbul:
Kabalcı Yayınevi, 1995.
Horkneimer, Max ve Theodor W. Adorno. Aydınlanmanın Diyalektiği-Felsefi
Fragmanlar II (Özgün Adı: Dialektik der Aufllärung-
Philosophisce Fragmente, 1969), (Çev. Oğuz Özgül), İstanbul:
Kabalcı Yayınevi, 1996.
Michel Focault, Kelimeler ve Şeyler, İnsan Bilimlerinin
Bir Arkeolojisi, (Çev. Mehmet Ali Kılıçbay),
2. B., Ankara: Metis Yayınları, 2001.
Ortaylı, İlber. "Tanzimat’ta Vilayetlerde Eski
Eser Taraması", Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye
Ansiklopedisi VI, İstanbul: İletişim yayınları,
1985, s.1599-1600.
Preziosi, Donald. "Collecting/museums", Critical Terms for
Art History (Ed. Robert S. Nelbon and Richard Shiff), Chicago&London:
The University of Chicago Press, 1996, pp. 281-291.
Rounds, Jay. "Strategies for the Curiosity-Driven Museum Visitor ",
Curator Vol. 47, No. 4, October 2004, pp. 389-412.
Shaw, Wendy, M.K. Osmanlı Müzeciliği, Müzeler,
Arkeoloji ve Tarihin Görselleştirilmesi (Özgün
Adı: Possesors and Possessed (Museums, Archeology, and the Visualization
of History in the Late Ottoman Empire, 2004), İstanbul: İletişim
Yayınları, 2004
Sherman, Daniel J., and Irit Rogoff. (Ed.), Museum Culture: Histories,
Discourses, Spectacles, London: Routledge, 1994.
(David Murray, Daniel J. Sherman, Irit Rogoff) , James MacLeHose and
Sons, Glasgow 1904, English Text, 339 pp.)
Shiner, Larry. Sanatın İcadı-Bir Kültür Tarihi
(Özgün adı: The Invention of Art: A Cultural History,
2001), (Çev. İsmail Türkmen), İstanbul: Ayrıntı Yayınları,
2004.
Sloan, Kim with Andrew Burnett (Ed.). The British Museum. Enlightenment-Discovering
the World in tne Eighteenth Century, Barcelona: The British Museum
Press, 2004.